Mekke Paktı Silah Satışının Ötesine Geçiyor: Türk Sanayii İçin Riyad’da Ortak Üretim Kapısı

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın 7 Ağustos 2026’da imzaladığı Mekke Paktı, kamuoyunda “birine saldırı üçüne saldırı sayılır” maddesiyle konuşuldu. Ancak bölgeyi izleyen savunma analistleri, anlaşmanın kalıcı etkisinin caydırıcılık maddesinde değil, çok daha az konuşulan sanayi maddesinde ortaya çıkacağı görüşünde.
Breaking Defense’e konuşan uzmanlara göre pakt, Ankara ile Riyad arasındaki ilişkiyi hazır platform satışından ortak yatırım, teknoloji transferi ve yerli üretim modeline taşıyabilecek bir çerçeve sunuyor. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii’nin KAAN ihracat görüşmeleri de bu çerçevenin içinde yeniden ısınmış durumda.

Bir Bakışta
- Ne oldu? Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan üçlü savunma anlaşmasının (“Mekke Paktı”) sanayi boyutu netleşmeye başladı.
- Kim söyledi? Katar Üniversitesi’nden Ali Bakır, TRENDS Research & Advisory’den Serhat Süha Çubukçuoğlu, IISS’ten Albert Vidal ve FNSS’ten Gökhan Tekin.
- Asıl mesele ne? Anlaşma yalnızca silah ihracatı değil; ortak yatırım, teknoloji transferi, yerli üretim, Ar-Ge ve eğitim başlıklarını kapsıyor.
- Türkiye için ne anlama geliyor? Baykar’ın 2023’teki AKINCI sözleşmesinin ötesine geçen, kalıcı bir sanayi ortaklığı ihtimali. KAAN ihracat görüşmeleri de bu zeminde yürüyor.
- Hangi sistemler konuşuluyor? KAAN muharip uçağı, HİSAR-O orta menzil hava savunması, KORKUT ve GÜRZ kısa menzil/drone-savar sistemleri, FNSS zırhlı araçları.
- Sıradaki adım? Türkiye’nin pakta resmen katılması için TBMM onayı gerekiyor; analistler onayın engellenmesini beklemiyor.
Anlaşma Ne Diyor, Bu Analiz Neyi Değiştiriyor?
Mekke Paktı 7 Ağustos 2026’da imzalandığında dünya basınının odaklandığı cümle tekti: anlaşma, “üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyordu. Metnin bu bölümü NATO’nun 5. maddesine benzetildi ve tartışma hızla “Türkiye Suudi Arabistan’ı savunacak mı” sorusuna kilitlendi.
Aradan geçen iki buçuk haftada tablo değişti. Bölgeyi izleyen savunma analistleri, anlaşmanın metnindeki ikinci ve daha az konuşulan bölüme dikkat çekiyor: pakt, “üç devlet arasındaki savunma iş birliğinin tüm boyutlarıyla geliştirilmesini” de öngörüyor. Kâğıt üzerinde sıradan görünen bu ifade, uygulamada üç ülkenin savunma sanayilerini tek bir tedarik ve üretim ağına bağlama yetkisi anlamına geliyor.
Farkın neden önemli olduğunu anlamak için savunma anlaşmalarının nasıl eskidiğini hatırlamak gerekiyor. Karşılıklı savunma maddeleri, ancak gerçekten test edildiklerinde anlam kazanır; test edilmedikleri sürece siyasi bir niyet beyanı olarak kalırlar. Sanayi maddeleri ise tersine çalışır: imzadan sonraki aylarda kurulan ortak çalışma grupları, açılan üretim hatları ve devredilen teknik veri paketleri, siyasi iklim değişse bile yerinde durur. Bu yüzden analistler paktın kalıcı izinin sanayi tarafında bırakılacağını düşünüyor.
Nitekim caydırıcılık maddesinin pratikte ne anlama geldiği yakın vadede sınanabilir. Suudi Arabistan son aylarda İran’ın hedef listesinde yer alan bir ülke konumunda. Ancak analistlerin ortak değerlendirmesi, asıl uzun vadeli sonucun Riyad ile Ankara arasındaki sanayi ilişkisinde görüleceği yönünde.
“Alıcı-Satıcı Modelinden Sanayi Ortaklığına”: Analistler Ne Söylüyor?
Katar Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan savunma analisti Ali Bakır, anlaşmanın dar okunmasına itiraz ediyor. Bakır’a göre pakt, “yalnızca bir silah ihracat anlaşması olarak görülmemeli; kapsamı çok daha geniş.” Anlaşmanın “savunma sanayilerinde ortak yatırımı, büyük savunma projelerini, teknoloji transferini, yerli üretimi, araştırma-geliştirmeyi, eğitimi ve birbirini tamamlayan kabiliyetlerin bütünleştirilmesini kolaylaştırmayı” amaçladığını belirtiyor.
Bakır’ın çizdiği vade daha da dikkat çekici: “Zaman içinde bu, ilişkiyi alıcı-satıcı modelinden gerçek bir savunma sanayii ortaklığına dönüştürebilir.” Savunma ticaretinde bu iki model arasındaki fark, sözleşme rakamlarından çok daha belirleyicidir. Alıcı-satıcı modelinde ihracatçı ülke ürünü teslim eder, yedek parça ve bakım geliriyle ilişkiyi sürdürür; ilişki her yeni ihaleyle yeniden kurulmak zorundadır. Sanayi ortaklığı modelinde ise alıcı ülkenin üretim altyapısı ihracatçının ekosistemine bağlanır — tezgâh, personel eğitimi, kalite sistemi ve tedarik zinciri ortaklaşır. Bir kez kurulduğunda bu bağı koparmanın maliyeti, yeni bir tedarikçiye geçmenin maliyetinden çok daha yüksektir.
TRENDS Research & Advisory’de Türkiye programı direktörü Serhat Süha Çubukçuoğlu, Riyad’ın motivasyonunu net biçimde tarif ediyor: “Suudi Arabistan yalnızca bitmiş platformları ithal etmek istemiyor. Bunun yerine Vizyon 2030 kapsamında yerli imalat, bakım ve mühendislik kapasitesi kurmak istiyor.”
Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nden (IISS) araştırma analisti Albert Vidal ise beklentiyi ölçülü tutuyor. Vidal’a göre pakt, Türkiye açısından “Suudi pazarına girmeye çalışan şirketler için bir itki sağlayabilir.” Ancak hemen ardından hatırlatıyor: “Türk firmaları bu konuda yıllardır çalışıyor ama AKINCI anlaşması dışında kayda değer bir başarı elde edemediler.”
Suudi Arabistan’ın Asıl Derdi Platform Değil, Fabrika
Vizyon 2030, Suudi Arabistan’ın petrol dışı ekonomiyi büyütme programının adı. Savunma başlığındaki hedefi ise açık: askerî harcamaların yerli sanayiden karşılanan payını ciddi biçimde yükseltmek. Riyad bu hedef için ayrı bir kurumsal mimari kurdu — düzenleyici ve tedarik otoritesi ile devlet sermayeli ana yüklenici şirket, son yıllarda uluslararası ortaklıkların muhatabı hâline geldi.
Bu tercih, savunma pazarında alıcı ülkelerin son on yılda benimsediği genel eğilimin Körfez’deki en iddialı örneği. Artık büyük bütçeli alıcılar “kaç adet alıyorum” sorusundan çok “bu alımdan geriye ne kalıyor” sorusuyla ilgileniyor: kaç mühendis yetişiyor, hangi alt sistem ülkede üretiliyor, bakım için üçüncü ülkeye bağımlılık ne kadar azalıyor. Sözleşmenin parasal büyüklüğü değil, sözleşmenin ülkede bıraktığı kabiliyet ölçülüyor.
Bu ölçüte göre değerlendirildiğinde geleneksel Batılı tedarikçiler, alıcı ülkelerin talep ettiği yerlileşme oranlarında zorlanıyor. Sebep çoğu zaman teknik değil hukuki: ihracat kontrol rejimleri, kritik alt sistemlerin teknik veri paketlerinin devrini sınırlıyor; nihai kullanıcı taahhütleri sistemin nasıl ve kime karşı kullanılacağını kayıt altına alıyor. Bu kısıtlar tedarikçi için meşru bir güvenlik politikası, alıcı için ise yerlileşme hedefinin önündeki en somut engel.
Çubukçuoğlu, Türkiye’nin bu boşluktaki konumunu şöyle özetliyor: Türkiye bu hedefi desteklemek için “özellikle iyi bir konumda, çünkü pek çok geleneksel Batılı tedarikçiye (özellikle de ABD’ye) kıyasla daha az siyasi kısıtla, muharebede sınanmış ve yetenekli sistemler ile daha esnek yerlileştirme düzenlemeleri sunabiliyor.”
Türkiye’nin Elindeki Kart: “Daha Az Siyasi Şart”
Çubukçuoğlu’nun cümlesindeki üç unsur, Türk savunma sanayiinin son on yılda oluşturduğu ihracat argümanının özeti sayılabilir. Birincisi, “muharebede sınanmışlık”: Türk sistemlerinin önemli bir bölümü, ihracata çıkmadan önce Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından gerçek harekât ortamında kullanıldı. Bu, kataloğa yazılamayan ama alıcı ülkenin teknik heyetinin ilk sorduğu şeydir.
İkincisi esnek yerlileştirme. Türk firmalarının Pakistan, Endonezya ve Malezya gibi pazarlarda uyguladığı model, üretimin bir bölümünü alıcı ülkeye taşımak üzerine kurulu. Pakistan MİLGEM projesinde dört korvetin ikisinin Karaçi Tersanesi’nde inşa edilmesi bu yaklaşımın en görünür örneği; iş yalnızca gemi satmak değil, gemi inşa kabiliyetinin bir bölümünü devretmek anlamına geliyordu.
Üçüncüsü ve en hassası “daha az siyasi kısıt”. Burada dikkatli olmak gerekiyor: bu ifade, Türkiye’nin ihracat denetimi yapmadığı anlamına gelmiyor. Türkiye de ihracat izin mekanizması işleten, nihai kullanıcı belgesi arayan bir ülke. Fark, kararın nerede ve hangi hızda alındığında. Türk sistemlerinde karar zinciri kısa ve tek merkezde; büyük Batılı tedarikçilerde ise satışın kendisi onaylansa bile alt sistem seviyesindeki teknoloji transferi ayrı ayrı onaya tabi olabiliyor ve süreç yıllara yayılabiliyor.
Bu üç unsurun toplamı, Riyad’ın aradığı denklemle örtüşüyor. Ancak Vidal’ın hatırlattığı gibi, örtüşme tek başına sözleşme üretmiyor. Türk firmaları Suudi pazarında yıllardır çalışıyor ve 2023’teki AKINCI sözleşmesi dışında büyük ölçekli bir sonuç alabilmiş değil. Paktın işlevi, bu çabaya siyasi bir üst çerçeve kazandırmak.

KAAN Masada: İhracat Görüşmelerinin Geldiği Nokta
Paktın sanayi boyutunun en somut sınavı, muhtemelen KAAN dosyasında verilecek. Türk Havacılık ve Uzay Sanayii yetkilileri, Şubat 2026’da KAAN’ın Suudi Arabistan’a ihracatı için “anlaşmaya varmanın son aşamalarında” olduklarını belirtmişti. Bakır’a göre Mekke Paktı, bu görüşmeleri tamamlanmaya daha da yaklaştırabilir.
KAAN dosyasının önemi, uçak sayısının ötesinde. Beşinci nesil bir muharip uçak programına ortak olmak, alıcı ülke açısından tek seferlik bir alım değil, onlarca yıla yayılan bir sanayi taahhüdü anlamına gelir. Program ortağı olan ülke yalnızca uçağı almaz; üretim iş payı, mühendislik katılımı, test altyapısı ve ömür devri desteği zincirine girer. Bu yüzden bu tür programlarda taraflar arasındaki bağ, klasik bir platform ihracatından yapısal olarak farklıdır.
Basına yansıyan bilgilere göre görüşmeler tek bir modele kilitlenmiş değil; doğrudan tedarikten ortak üretime ve sanayi ortaklığına uzanan farklı iş birliği seçenekleri masada. Ölçek konusunda da farklı rakamlar dolaşıyor — bir filo büyüklüğünde sınırlı bir alımdan, üretimin bir bölümünün paylaşılmasına kadar geniş bir aralık söz konusu. Görüşmelerin Savunma Sanayii Başkanlığı üzerinden devletler arası koordinasyonla yürütülmesi, dosyanın ticari değil stratejik bir başlık olarak ele alındığını gösteriyor.
Dosyanın bir de dış boyutu var. Suudi Arabistan’ın KAAN programına ilgisi Washington’da rahatsızlık yarattı; ABD’li yetkililer, Amerikan alternatifleri mevcutken Riyad’ın neden Türk uçağını değerlendirdiğini sorguladı. Bu tepki, aslında paktın sanayi maddesinin neden önemsendiğini de açıklıyor: alıcı ülkenin tedarikçi seçeneklerini çeşitlendirmesi, tek başına bir alım kararından çok daha geniş bir jeopolitik sinyal taşıyor.

Hava Savunmasında Alt ve Orta Katman: HİSAR-O, KORKUT ve GÜRZ
Analistlerin işaret ettiği ikinci somut alan hava savunması. Suudi Arabistan son yıllarda füze ve drone saldırılarına doğrudan maruz kaldı; bu tecrübe, Riyad’ın hava savunma mimarisini yeniden düşünmesine yol açtı. Analist Leonardo Jacopo Maria Mazzucco’ya göre Riyad artık “tedarikçilerini çeşitlendirmeyi ve daha fazla yedeklilik oluşturmayı” hedefliyor.
Buradaki anahtar kelime “yedeklilik” (redundancy). Hava savunmasında yedeklilik, aynı görevi yapabilen birden fazla bağımsız çözüme sahip olmak demektir. Tek tedarikçiye bağlı bir mimaride, mühimmat akışının siyasi bir kararla yavaşlaması ya da bakım desteğinin kesilmesi doğrudan operasyonel boşluk yaratır. Yoğun saldırı altında kalmış bir ülke için bu, teorik bir risk değil yaşanmış bir tecrübe.
Mazzucco’ya göre Türk sistemleri bu mimaride belirli katmanları doldurabilir: “HİSAR-O orta menzilli bir seçenek sunabilir; KORKUT ve GÜRZ gibi sistemler ise kısa menzil ve drone-savar ihtiyaçlarını karşılayabilir.” Bu tarif, Türk hava savunma ürün gamının bilinçli olarak katmanlı kurgulanmış olmasıyla örtüşüyor — HİSAR ailesi orta irtifayı, namlulu ve karma sistemler ise alçak irtifa ile sızan hedefleri hedefliyor.
Alt katmanların önemi drone çağında arttı. Uzun menzilli önleyici füzelerle ucuz insansız hava araçlarını vurmak, maliyet denklemi açısından savunan tarafın aleyhine işleyen bir hesap. Namlulu sistemler ve kısa menzilli füzeler, bu denklemi savunan tarafın lehine çeviren araçlar. Riyad’ın ilgisinin tam da bu katmanda yoğunlaşması, tehdidin kendisi kadar tehdidin ekonomisiyle de ilgili.

Kara Araçlarında Standardizasyon: FNSS’ten Ortak Program Sinyali
Sanayiden gelen değerlendirme de aynı yöne işaret ediyor. FNSS’in uluslararası iş geliştirme direktörü Gökhan Tekin’e göre pakt, kurumlar arası ilişkileri derinleştirecek: “Hükûmetler ve kurumlar arasındaki ilişkiler daha da yakınlaşacak ve ortak çalışma grupları kurulacak. Askerî araçlarda kullanılan sistemlerin standartlaştırılması da gündeme gelecek.”
Tekin’in beklentisi bununla sınırlı değil: “Ortak programların oluşmasını ve belirlenen sistemlerin ortak üretimini bekleyebiliriz.” Standardizasyon, askerî tedarikte çoğu zaman hafife alınan ama sonuçları en kalıcı olan başlıktır. Üç ülkenin zırhlı araçlarında ortak alt sistemlere geçmesi — aynı güç grubu, aynı atış kontrol ailesi, aynı haberleşme mimarisi — yedek parça havuzunu, eğitim müfredatını ve bakım altyapısını birleştirir.
Bunun ticari sonucu şudur: standart bir kez oturduğunda, o standardı belirleyen tedarikçi sonraki ihalelere doğal bir avantajla girer. Rakip ürün teknik olarak daha iyi olsa bile, mevcut ekosisteme uyum maliyeti dengeleri değiştirir. NATO’nun onlarca yıldır standardizasyon anlaşmalarına bu kadar önem vermesinin sebebi de budur.
FNSS’in bu konuda konuşan taraf olması tesadüf değil. Şirketin Malezya, Endonezya, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi pazarlarda yürüttüğü projeler, ortak üretim ve yerlileştirme modeliyle çalışma tecrübesi anlamına geliyor. Breaking Defense’in notuna göre diğer bazı Türk savunma şirketleri konuyla ilgili yorum yapmayı tercih etmedi ya da yayın saatine kadar yanıt vermedi — büyük dosyalar müzakere aşamasındayken sanayinin genelde tercih ettiği tutum.

Pakistan’ın Rolü: Üçlünün Sessiz Sanayi Ayağı
Tartışma çoğunlukla Ankara-Riyad ekseninde yürüse de üçlünün üçüncü ayağı ihmal edilebilir değil. IISS’ten Vidal, Pakistan’ın düzenlemeye “kayda değer bir havacılık ve imalat uzmanlığı” getirdiğine dikkat çekiyor. Bu değerlendirme, Pakistan’ın havacılık sanayiinde onlarca yıllık birikimini ve uçak üretim ile bakım-onarım altyapısını işaret ediyor.
Türkiye ile Pakistan arasındaki savunma sanayii ilişkisi zaten olgun bir zemine sahip. Pakistan Donanması için yürütülen MİLGEM programı, Türk savunma sanayiinin deniz platformu alanındaki en büyük tekil ihracatı olarak kabul ediliyor; dört ADA sınıfı korvetin ikisi Türkiye’de, ikisi Karaçi’de inşa edildi. Pakistan aynı zamanda Bayraktar TB2 ve AKINCI sistemlerinin kullanıcısı.
Bu birikim, üçlü çerçevede Pakistan’ı yalnızca alıcı değil aynı zamanda üretim ortağı konumuna taşıyor. Türkiye ile birlikte üretim tecrübesi olan bir ülkenin aynı ekosisteme dâhil olması, Suudi tarafı için de kolaylaştırıcı bir unsur: kurulacak modelin işleyip işlemediğini gösteren, üzerinden yıllar geçmiş bir örnek mevcut.
Öte yandan üçlü yapıların savunma sanayiinde ikili yapılardan daha yavaş ilerlediğini de not etmek gerekiyor. Üç farklı tedarik mevzuatı, üç farklı güvenlik sınıflandırma rejimi ve üç farklı bütçe takvimi devreye girdiğinde, ortak programların olgunlaşma süresi uzuyor. Çalışma gruplarının kurulması ilk adım; sonuç alınması ayrı bir süreç.

Üçlü Ekosistemde Kim Ne Getiriyor?
| Ülke | Ekosisteme kattığı | Aradığı | Öne çıkan başlıklar |
|---|---|---|---|
| Türkiye | Muharebede sınanmış platformlar, esnek yerlileştirme modeli, kısa karar zinciri | Pazar derinliği, büyük ölçekli ihracat sözleşmeleri, program ortaklığı | KAAN, AKINCI, HİSAR-O, KORKUT, GÜRZ, zırhlı araçlar |
| Suudi Arabistan | Bütçe kapasitesi, yatırım gücü, pazar büyüklüğü | Yerli imalat, bakım ve mühendislik kapasitesi (Vizyon 2030), tedarikçi çeşitliliği | Hava savunması, insansız sistemler, muharip uçak |
| Pakistan | Havacılık ve imalat uzmanlığı, mevcut ortak üretim tecrübesi | Teknoloji erişimi, sanayi ölçeği, ortak program payı | Havacılık üretimi/bakımı, deniz platformları, İHA |
Bu İş Neden Kolay Değil?
Tabloyu tamamlamak için engelleri de yazmak gerekiyor. Birincisi hukuki: Çubukçuoğlu’nun hatırlattığı gibi Türkiye’nin pakta resmen taraf olabilmesi için anlaşmanın TBMM tarafından onaylanması gerekiyor. Analist, onayın engellenmesini beklemediğini belirtiyor; ancak takvimin kendisi bir değişken.
İkincisi rekabet. Suudi savunma pazarı, dünyanın en yoğun rekabet gören pazarlarından biri. Yerlileştirme talebini karşılamaya çalışan tek ülke Türkiye değil; Güney Kore, Çin ve bazı Avrupa üreticileri de benzer modeller öneriyor. Paktın sağladığı siyasi üst çerçeve önemli bir avantaj, ama tek başına belirleyici değil — teknik değerlendirme ve fiyat kalemleri yerinde duruyor.
Üçüncüsü Washington faktörü. Suudi Arabistan uzun süredir ABD savunma sanayiinin en büyük müşterilerinden biri ve bu ilişkinin kendi ataleti var. KAAN görüşmelerine gelen tepki, Riyad’ın her tedarikçi çeşitlendirme adımının ayrı bir diplomatik maliyet taşıyabileceğini gösteriyor. Ayrıca KAAN’ın mevcut konfigürasyonunda kullanılan motorun ihracat izni, dosyanın Türkiye’den bağımsız bir bileşeni olarak duruyor.
Dördüncüsü ise zaman. Bakır’ın “zaman içinde” ifadesi kilit önemde. Ortak üretim tesisleri kurmak, personel yetiştirmek ve kalite sistemlerini uyumlulaştırmak yıllar alan işler. Paktın imzalandığı tarihten bugüne geçen süre, sanayi maddesinin sonuçlarını değerlendirmek için henüz çok kısa. Önümüzdeki dönemde izlenmesi gereken gösterge, açıklanan sözleşme rakamları değil; kurulan ortak çalışma gruplarının sayısı ve açılan üretim hatlarının niteliği olacak.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu dosyanın Türk savunma sanayii açısından anlamı, tek bir sözleşmenin ötesinde. Türkiye son on yılda ihracatını hızla büyüttü, ancak bu büyümenin önemli bir bölümü platform satışlarından geldi. Platform satışı değerlidir; fakat ihracatı dalgalanmalara açık bırakır — her ihale yeniden kazanılmak zorundadır ve rakip her seferinde masaya yeniden oturur.
Sanayi ortaklığı modeli bu dalgalanmayı azaltır. Alıcı ülkede kurulan üretim hattı, yetişen mühendis kadrosu ve oturan bakım altyapısı, ilişkiyi tek ihalenin sonucundan bağımsız hâle getirir. Bakır’ın “alıcı-satıcı modelinden gerçek bir savunma sanayii ortaklığına” dönüşüm tarifi, tam olarak bu geçişi anlatıyor. Türk sanayii bu modeli Pakistan, Endonezya ve Malezya gibi pazarlarda zaten uyguluyor; Suudi Arabistan bu modelin en büyük bütçeli sınavı olur.
Dengeli bakmak gerekirse: Vidal’ın “AKINCI dışında kayda değer başarı yok” tespiti yerinde bir uyarı ve göz ardı edilmemeli. Suudi pazarında yıllardır süren çabanın büyük ölçekli sonuç üretmemiş olması, ürünlerin yetersizliğinden değil, bu pazarda kararların teknik olduğu kadar siyasi de olmasından kaynaklanıyor. Paktın getirdiği yenilik tam da burada: teknik yeterlilik zaten kanıtlanmıştı, eksik olan siyasi üst çerçeveydi.
Türkiye’nin elindeki en güçlü kart ise kataloğa yazılmayan bir kabiliyet: sistemi satmakla kalmayıp, o sistemin nasıl üretileceğini öğretebilme tecrübesi. Karaçi’de inşa edilen korvetler, bu tecrübenin somut kanıtı. Riyad’ın Vizyon 2030 kapsamında aradığı şey de tam olarak bu — ve bu alanda Türkiye’nin sunabileceği şey, çoğu geleneksel tedarikçinin sunmakta zorlandığı bir şey. KAAN dosyası sonuçlanırsa, bu tecrübenin en üst seviyede sınandığı program olacak.
Kaynaklar
- Breaking Defense — “Saudi-Turkish-Pakistani defense pact to boost Turkish industry, entire trilateral ‘ecosystem’” (Agnes Helou, 25 Ağustos 2026)
- Breaking Defense — “Turkish Aerospace in ‘final stages’ of talks over Saudis in KAAN fighter program: Exec” (Şubat 2026)
- Ali Bakır, Katar Üniversitesi — Breaking Defense’e verdiği değerlendirmeler
- Serhat Süha Çubukçuoğlu, TRENDS Research & Advisory Türkiye Programı Direktörü — Breaking Defense’e verdiği değerlendirmeler
- Albert Vidal, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) — Breaking Defense’e verdiği değerlendirmeler
- Gökhan Tekin, FNSS Uluslararası İş Geliştirme Direktörü — Breaking Defense’e verdiği değerlendirmeler
- ASFAT — Pakistan MİLGEM Projesi program bilgileri
- Baykar — AKINCI ihracat sözleşmesi duyuruları (2023)




